eliferen92@gmail.com

3.12.16

selenin köpeği ölmüş bugün. salı günü de 11 senelik kedisi. selenin köpeğini çoban vurmuş. koyunlarına saldırmış. Saçmaymış adı tüfeğin sanırım.

Günlerim saçma sapan geçiyor. Öylesine bıraktım ki, ve sanırım çevremdeki herkes de öyle. Kiminle konuşsam ne işinden mutlu ne hayatından. Hiçbir şey onlar (ve benim) için yolunda gitmiyor. Üretime dair yaptığım tek şey mimar Sinanın sosyoloji yüksek lisans derslerine devam etmek, resim kursuna devam etmek, duyguyla örgü ve okuma günleri yapmak. Zamanım yok, param ise hiç yok. Kirayı ödedim, fatura parasına da yetsin diye elimdekini de harcayamıyorum. Ki zaten ben galiba hayattan pek bir şey beklemiyorum. Öyle hiçbir şey harcamıyorum ki geçen gün bir çoraba on beş lira verdim. Paramın yetip yetmeyeceğini düşünmememin bazen hakkım olduğunu düşünüyorum. Yedi ay geçmiş muhtelifte çalışalı. Yedi ayda ne çok şey öğrendim, ne çok olgunlaştım, ne çok insan tanıdım. Güzel kuyruğun yarası hala içimde. Kenarlarda bir yerlerde, bir köşede duruyor güzel gözleriyle. Kimse ölsün istemiyorum. Ölümü henüz kabullenebilecek bir yaşta değilim. Bağlarımı kesip koparabilecek bir yaşta değilim. Alışmamam lazım desem de kendime alışıyorum, hem de nasıl alışıyorum. İnsanları sevmekten alamıyorum kendimi, onlara sarılmaktan, öpmekten, gülümsemekten. Sinirlerim bozuluyor, gülüpduruyorum. Bir insan ölümünü neden saklar, ölüm neden gömülür, öleni neden yakarlar? Bir karga ölmüş bir kargayı neden gömer? Çoğu gece başım dönüyor, düşünemiyorum, delirdiğimi zannediyorum, saatlerce anlamsız şarkılarla dans ediyorum, saatlerce. Yorulduğumu bile hissetmiyorum. Babam beni siktir etti. Dönüp babama sarılamıyorum. Fotoğraflarına bile bakamıyorum, canım yanıyor. Küçücük bir odam var. Odamda yaşamım. Kardeşim geldi geçenlerde. Altı aydır görmüyordum onu. Yürüyoruz ama sessiziz. Neden? Gırtlağımızda düğümlenmiş birsürü şey. Annemi kaybettim rüyamda. Kollarım, vücudum her yerim erimiş. Yanlış yeri seçmişim, seçmeseymişim annemi görecekmişim. Beklemek ayrı sıkıcı. Beklediğim için kendime kızıyorum. Hatta öfkeleniyorum. Bazıları değil, herkes iyi ki var.  neyse ki, kasımı atlattık.

21.11.16

'1 dakika önce
Şimdi artık, bütün toplantıları iptal edin.'
yakup kahveyi acı severmiş. soğukken bile içiyormuş. geceden hazırlayıp, kalanını sabah da. aşağıya iki tabak koydum dün. anısına acı kahve içtim. yakubun anısına da acı kahve içmiştim. anısına yaban mersinli pasta yaptık. yaban mersinli pasta. peri gibi pasta. çünkü güzel kuyruk peri gibiydi. kani nefes alsın diye dilini çekip çıkarıyordu. ama güzel kuyruk nefes almadı. ayrılık çeşmedeki mezarlığa gömdük. yol boyunca aklımda ederlezi. mezarına şarap dökmek istedim. poşetini açmadık. üç değil iki çay tabağı. güzel kuyruk rüzgar oldu gitti. uçtu. bir pazar günü. normalde de öyleydi ya, hani kendi halinde, sessiz sakin. aşağıya en son o inerdi. hilmi vuruverirdi. olcayla bakışırlardı koyduğum ıslak mama tabağına, nezaketten. ölümünü seçmiş gibi, pazar günü, kendi halinde, kafenin hafta içinde en sakin olduğu gün gitti, nezaketen, belki mahcubiyetten. tüyleri bir şişede şimdi. kasım ayı 24 sene boyunca hiç bu kadar ağır geçmemişti. 'umudum üzülüyor'. canım güzel kuyruk. eski adı padme'ymiş. kucağa gelmiyordu mesela. ama sevdirirdi. samimiyetinden şüphe etmedim. canım yanacak, bir ölümü daha kaldıramayacağım diye kimseyle bağ kurasım, sevesim, alışasım gelmiyor. sonra çok bencilce bir yerden diye düşünüyorum. 'matematik değil ya' der duygu hep. yirmi kasım iki bin on altı. güzel kuyruk göçtü. saat 9.30da kafeyi açtım. saat 9.30da kafeyi açalı beri gördüğüm görüntüler, dinlediğim sesler, saat birde güzel kuyruğun aşağıdan gelen sesi, aşağıya titreyerek inişim, güzel kuyruğun her zaman durduğu yerden inleyişi, onu ordan çıkaramayışım, koltuğu çekişim, güzel kuyruğu kucağıma almam, yukarı taşımam, ayakları kırılmış diye korkup yukarı bırakışım, yürüyüp çiçekli sandalyenin altına yatıverişi. eylemin gelmesi, kaninin gelmesi, ağzındaki köpüğü görmesi, karnına bastırışı, hmm demesi. hmm. kliniğe gelen hastaya 'önce bu kediye bakmam lazım, bu kedi ölüyor çünkü' diyişi, tüylerini kazımamız, damar yolu arayıp bulamayışımız, sonra kaninin bizi dışarı çıkartması, eylemin ağlayışı, öykünün ağlayışı, duygunun içeride ağlayışı, sidarın sessizliği, ayhanın tütün sarması, eylemin elinde boxla hıçkırarak dışarı çıkışı, benim köşede oturmam, hissizliğim, kürek bulmamız, mezarlığa yürüyüşümüz, akşam salak salak şeymlıs izlemem, 3 saatlik uykuyla duruyorken uyuyamamam, salak salak sahafa gitmem, salak salak kitap okumam, ne yaptığımı bilememem, ertesi gün her şey normal gibi davranmamız, prenses denilince içimizin burkulması, normal gibi patates soymam, normal gibi yemek yememiz, normal gibi okuma yapmam, normal dertlerimi düşünmem. niye gitti ya. niye öldün ki durup dururken, neden. sessizliğimle içime gömülüyorum. yakup belki tercih etmişti intihar etmeyi. sen niye gittin ki güzel kuyruk. canım güzel kuyruk. hatırana pasta yaptık. sana layık bir pasta. yaban mersini de koyduk içine.

2.11.16

:((


BİR GÜN SABAH SABAH

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, sisler daha kalkmamıştır Haliç ten.
Vapur düdükleri ötmektedir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...
Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş-on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.
Şarkılar  söylemişim pencereden.
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lüle taşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapancadan bir sepet elma almışım.
Ver elini haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafifden soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu.
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...
Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıkdır, mahmursundur.
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç ten.
Fabrika düdükleri ötmektedir.


Turgut UYAR


4.10.16

merhaba. mahallede yaşadığım her şey beni iyileştiriyor. eylem, duygu, öykü, didem, sidar, ayhan, öncü, aylin, orçun, özgür, kani, selen, ponçik, hilmi, olcay, güzel kuyruk, saman, izzet... her birinde bambaşka bir öykü var(bunların bir kısmı kedi :) bir de asuman abla var tabii. içimizdeki, en derinimizdeki insan. canım, güzel asuman abla.

iyiyim bu sıralar, ve fazla mutlu olmamaya çalışıyorum, durumları stabilize etmek her açıdan daha güvenilir bir yol, fazla mutluluk istemiyorum, kendimi fazla beklentiye sokmuyorum ki düşüşü en yüksekten yaşamayayım diye(le haine'deki gibi). mimar sinanın sosyoloji yüksek lisans derslerine katılıyorum dışarıdan, bu beni her anlamda tatmin ediyor. bir dersin okumalarını bitirdim. bir ders kaldı. kafede çalıştığımdan mütevellit sadece tek bir gün gidebiliyorum derse. ayrıca cumbalı bir eve taşındım. yeni odamın hayalini kuruyorum. masa, baza ve halı eksiğim var. anıldaki çiçeklerimi, boyalarımı ve eşyalarımı getirmem gerek. aliyle iyiyiz. anılla da iyiyiz. başkaları da olur. yarın marx ve parelman okumaları yapmam gerek. erkenden uyanıp ne kadar okuyabilirsem okuyacağım artık. sonra kafe çıkışı da okurum. he 56 kilo oldum :) sonra zarflara saçlarımdan kesip mektupluyorum güzel mendillerin içinde. mahalle bu sıralar ilaç gibi.

29.8.16

hayallerimin gerçekleşmesi için varlığımı geçici şeyler üzerine dayandırdığım geçici -ve muhtemelen de uzun- bir sürecin içindeyim. tamamiyle esnek ve enformel ilişkilerle yürütülen bir kafede çalışıyorum. esnek ve enformel olması şikayet ettiğim bir şey değil tabii ki. aslında, bu güne kadar hayatımda her ne kadar belli bükülmelerim olduysa da bunlardan en güçlüsü anıl, bir diğeri de bu kafedir. insan insana çok şey öğretiyormuş dostlarım. işte bu kafe, şu an bomboş bir salonda yanı başımda çok tatlı bir kediyle oturmamı sağlayacak yolları yaratmış oldu. hatta öyle ki, kendime olan saygımı, sevgimi, farkındalığımı, zamanı verimli kullanmamı, bedenime olan saygımı, ayakta durabilecek kadar güçlü bir insan olduğumu tekrar görmemi sağladı. burada kaldığım ilk başlarda beynim sürekli, gergin bir şeyler bulup mutsuz olmayı aradı. ama neyse ki birkaç gün sonra tekrar eski sakinliğime kavuştum. artık, bir şeylerle, en önemlisi de kendimle baş edebilmemin yollarını yavaş yavaş buluyor gibiyim. kendimi değersiz ya da bir şeye yaramayan bir insan olarak görmüyorum, değerli de değilim aslında. öyle, herkes gibi yaşıyorum. herkes gibi dertlerim var, iyi bir insan olmaya gayret ediyorum. ve şu sıralar yapmayı sevdiğim en güzel şey paylaşmak. komşumuz gürkanın bu akşam yaptığı unsuz haşhaşlı muffinlerin hepsini yemedim mesela, bunları iki güzel insanla daha paylaşacağım ve bu beni öyle mutlu ediyor ki. şey gibi, 'derken karanfil elden ele'. işte böyle güzelim.

13.8.16

doğru soruları yakalamaya çalışırken kendim içinde boğuluyorum. kim kiminle neler karıştırıyorsa karıştırsın artık. düşünüp çözmeye mecalim kalmadı. kaldı ki iyi değilim. kafam çok karışık. bazı insanlar çok prenses, neden bu kadar hassas ve kırılganlar anlam veremiyorum. herkes bir inci.

24.7.16

elbette

çok üzgünüm. istemediğim şeyler söyleyip kırmamam gereken insanları kırıyorum. üç gün üç arkadaşımı kırdım. bunlardan birisi bana beş ay önce sancılı bir süreç yaşatmıştı.bağırmasıyla birlikte tetiklenen olaylar benim saatler süren titreme krizlerine girmeme neden oluyordu. gene yaptı aynı şeyi. telefonda bağırarak 'benim sana söylediğim şeyleri neden ona söyledin' dedi. bağırmaya da devam ediyor. ben de, bana bu şekilde bağıramayacağını yüz yüze konuşmamız gerektiğini söyledim. çünkü onun daha önce bana bağırmasına izin vermiştim. ve ben ne kadar sakin bir dille anlatmaya çalıştıysam o daha da hiddetlenmişti. her neyse, konuşmayalım diye yakındı. canın sağ olsun dedim. bazı durumlarda hakikaten sınırları çok iyi çizmek gerekiyor. ve bu sefer sınırımı çizebilmiştim. ve daha önce olduğu gibi titremelerim başlamadı.
belki de dostum, dünyanın senin etrafında dönmediğini, herkesin seninle yatmak istemediğini, herkesin senin peşinde koşmadığını anlaman gerekiyor. ve o kadar geç anlıyorsun ki sanki zihinsel gelişimin durmuş gibi. seninle epi topu üç kere konuşmuş birinin seninle 'cilveleştiğini', darbe günü hemen sana 'nasılsın' yazmasının sadece senin özelinde olmadığını bilmen, yaptığın resimleri kullanarak insanlara yürümemen, benim gibi ortak arkadaşlarına 'sevgilisi var mı' diye sormaman gerekiyor. bunları sana söyleyemeyeceğim çünkü beni anlamayacaksın, ve yine beni ağır psikolojik depresyonlara sokacaksın. bu yönüm, hakikaten tekrar tanışmak istemediğim bir yönüm. sana izin vermeyeceğim. çünkü zaman çok çabuk geçiyor ve ben kendimle başa çıkabilme konusunda güzel ilerliyorum, mutlu olmayı, gülmeyi seviyorum. dengesizliğimi dizginliyorum, kendimi biliyor, tanıyorum, geçeceğine ve tekrar konuşacağımıza dair umudum tam.
sağ kolum uyuşuyor.
geçecek. neler geçmiyor ki ? kendimi sürekli özür dileme konumuna düşürmüş buluyorum. insanları kırıyor ve özür diliyorum. bunu yapmamak için biraz durulmaya ihtiyacım var. sakin kalıp düşünmeye, yapıcı düşünmeye.

23.6.16

hey, merhaba! Ne Marmara'nın çeko yüksek lisansına, ne de mimar sinanın sosyoloji yüksek lisans mülakatını kazanabildim. Canım sağ olsun. Ama iyi haber, duygu sayesinde çok tatlı bi kafede iş buldum. Yani o buldu. Orley be!

10.6.16

bugün mimar sinana başvurdum. yüzümün her yerinde gene silivceler çıktı. belki daha uzun ayzarım. çok zormuş ya bu süreç.

7.6.16

salak marmaranın 4lük sistemdeki 2.70'i, 79 puana denk geliyor. YANİ MİMAR SİNANA BAŞVURABİLİYORUM

6.6.16

-sizce 2.80 olur mu ha dostlarım ? olsa ne güzel olur ya. olmasa da napalım. ama gene de umut etmek kötü bir şey.









-sahafımızın ilk röportajı yayında. ama gene de anılın ağzından öylesine çıkan 'ev arkadaşımla beraber açtık' ibaresi ağrıma gitti. o dükkan kolektif açıldı, başlarda dört kişiydik, sonra herkes evindeki kitapları getirmeye başladı, sınavlarımız olduğunda dostlarımız dükkana baktı. kolektif emek vardı. bir de üstüne yetmezmiş gibi anıl, bu haberi okuduğumda üzülmemi 'statü bekliyorsun, ya da başka bir şey' demez mi. çok üzüldüm, o dükkana olan desteğim, sabahın köründe kalkıp pazar pazar gezmemizi görmezden gelmiş gibi hissettim. hiçbir çıkar uğruna yapmamıştım, hiçbir şey beklememiştim dukkandan. neyse, canı sağ olsun.

- bir liste yaptım, fotoğrafçılıkla ilgili izlemem gereken filmler listesi. dün michelangelo antonioni'nin blowup'ını izledim. birsürü şey üretmek istiyorum, eski elif geri döndü gibi çünkü neredeyse iki senedir fotoğraf adına bir şey yapmıyordum. içimde bir şeyler var, yeniden canlandı. bir makas, bir muz ve bir çiçek ve birazcık bekleyin!



5.6.16

high art

beyaz atletlerin ve omuzdan göğüse dökülen ince gömleklerin nasıl bu kadar güzel olabileceğini unutmuşum. ve syd, sen ne güzel bir kadınsın.

rüyamda laverne coxla seviştim.

3.6.16

içselleştirdiğim her şeyin sınırında kalıyorum.

-bok. mimar sinan ganodan 2.80 istiyor. benimki 2.68 ve açıklanmayan 5-6 sınavım daha var ki zorlasan 2.80e ulaşmaz zaten orta halli geçmişti çoğu. mimar sinanın 2.80 istediğini öğrenince yarım saatliğine gene evrene küstüm ama ben en küçük engelde bile böyle düşersem ohoooo. diğer üniversitelerin de sınırlamalarına takılıyorum hep. napalım belki olmaz bu sene yüksek lisans. beklerim. o zamana kadar iki makale daha üretirim. hiç gocunmam. zaten ben kendimi bildim bileli var olan durumlara ayak uydurabilmeyi her zaman başarmışımdır. aferim bana.
-bugün selmin hocadan tezimi aldım. her yerini deşmiş, bunu şöyle deme, böyle yaz, şu kavram olmaz bu akademik bi çalışma, alt başlık aç, sen zaten dünyadaki transseksüellere pek girmemişsin, ben size şunları düzeltmeniz gerektiğini söylüyorum evet utanıyorsun ama ben de sıkılıyorum gibi, gibi.. bir de referans mektubu istedim, verdiği derslerden 80 altı alan öğrencilere refere olmamayı tercih ediyormuş, baktım transkriptime başlarda cc, cb, sonra sonra aa, ba olmuş. bilemedim verir mi. canı sağ olsun. tezin üstündeki emeği yeter.
-deniz diye bir arkadaşıma çıkıcam galiba. aylık 240 lira kira düşen, ataşehirde bahçe katında bir dairede kalıyor.
-neredeyse iki senedir konuşmama kararı aldığım iki arkadaşımla konuşuyorum. şu an öyle güzel bir büyünün içindeyim ki, çok güzel bir duygu bu. ve daha önceden kafaya taktığım tek eşlilik mevzusunu da alaşağı ediyor. sevginin bütüncül bir şey olduğunu algılamalıyız. sevgi bütüncül, aynı anda birden fazla kişilere yoğun hisler duyabiliriz ve bu bizi daha çok özgürleştirir, ki onlara duyduğumuz sevgiyle tek eşli yaşadığımız ilişkiye de daha çok anlam büründürebilir. hiç bozulmasın.
-kadıköy kitap günlerine gittik duygu, anıl ve şafakla. ben altı tane kitap aldım aylak adam yayınlarından. bir de seneler önce filimadamından konuştuğum bir arkadaşımı gördüm, geçen sene de hrant dink'in anmasında görmüştüm de selam verememiştim neden bilmem, pişman olmuşum demek ki, çıktıktan sonra tekrar x-rayden geçip 2.peron 12.sıradaki mert'e selam verdim. sahafa çağırdım. ne güzel insanlar.
-balkonumuzdaki bitkiler inanılmaz büyüyorlar. bitkilerin bir ruhu olduğuna inanıyorum, onlara su vermesen de telepatik olarak onlara karşı duyduğun hislerle mutlu oluyorlar bence. bir arsız kaktüsüm var, çılgın gibi büyüyor. canım.
-bugün pazardan dört makine ve dört filmi 20 liraya çıkarttım. ve bit pazarından 35mm film bulabilmem de ne kadar şanslı olduğumun bir kanıtı gibi. alerjim yüzünden pazara gelecek olan annemi de ektim :(
-kilo almışım, aman boşver, tiroit kontrolüne de gitmiyorum zaten sallamışım yeeeaaaööö
-sonunda duyguma ulaşabildim. yihhu.

bu kadar.

28.5.16

naif şeyler listesi I

- fusi - virgin mountain
- 100 yaşında camdan atlayıp kaybolan adam
- oslo, 31 ağustos
- castillos de carton
- elling

25.5.16

üzülme.

alesten 65 aldım. galatasaray 70 istiyordu. napalım. benim canım sağ olsun (mu). haftalarca okula galatasarayda yüksek lisans yaptığımı hayal ederek şevklene şevklene gitmiştim. demek ki neymiş, (yani ben yelpazeyi daha da genişlettim.) bi hedefe saplanıp kalmak böyle çakozlatıyormuş. yalnızca hedefe değil bir de, kişilere, olaylara, fikirlere saplanıp kalmak çakozlatır. fransızca hazırlık kursu için tek bir kişi alan galatasaray, işte o kişi ben olacaktım. ne hayallerim vardı be. ama üzülmeyeyim. mimar sinan var. kıytırık özel üniversiteler var. emek piyasasında birilerinin ağız kokusunu, kaprisini, beklentilerini o kadar karşılamayacak onurum var ki(teşekkürler çeko), okul bitince bomboşta kalmaktan çok korkuyorum. yüksek lisans olmazsa bir sene daha beklemek istemiyorum. zaten muğlada felsefe okumakla yeterince vakit kaybettim. e bunun bir de, ailemin önyargılarını kırabildiğim için 'akademisyen olacak bu, başka bir iş yapamaz' beklentileri iyice baskı yaratıyor. eskiden takip ettiğim blogların birkaçına tıkladım tekrar, hepsi zehir gibiydi, çoğunun en son yazısı bir işe girmiş olmakla alakalıydı. sonra da bir daha yazmamışlar. hepsi bloglarına veda etmiş. (derdim bloğa veda etmek değil, büyük mevzuyu kavrayalım)(biz 2009'dan beri burdayız gardaş fkdjfd) 
hayat bu. zaten. yarın yaşayacağmızın bile garantisi yok.
(böyle düşününce her şey daha hafif)

24.5.16

yarın tezimin son taslağını vereceğim ve artık beynimi kullanmak istemiyorum.
gerçekten.



lütfen ölme küçük kaktüs, lütfen bizimle kal :(

21.5.16

serdar akarın askerleriyiz jdkfjnsdkl

sinema tarihinde böyle bir sahne var mı acaba

14.5.16

işverenin sendikası mı olur ya

9.5.16

acaba düzlüğe çıkar mıyız? ben çıkacağımıza inanıyorum. her ne kadar bunları yazarken titresem de. beni bu kadar etkileyen şeylerin özünü bulmam gerek. suçlu ya da haksız yok. hepimiz kendimize göre 'bir şey'iz zaten. mevzu, yaşayabilmenin muazzam şımarıklığında. hiçbir şeyden zevk almıyoruz, hiçbir şey mutlu etmiyor. her şeye 'benim' gözüyle bakıyoruz. sanki, ölüp gittikten sonra geriye yalnızca yenmiş kemiklerimiz kalmayacakmış gibi davranıyoruz. herkes, (ben de dahil) herkesten bir şeyler bekliyor. herkes bir beklenti içinde. bu da, farkında olmadan herkese sorumluluk yüklüyor. sevgilimizden bizim istediğimiz gibi davranmasını bekliyoruz, anne babalarımızın bizi çok sevmesini bekliyoruz. oysa, bir kabullenebilsek, bir yaşayabilsek. bu beklentiler karşılanmadığında karşı tarafla çatışıyoruz, kendimizle çatıştığımızı göremiyoruz bile. kendimizi sevmiyoruz aslında. fazla kilolarımızdan, bir yerdeki bi yaramızdan, 'onlar' gibi giyinemeyip , 'onlar' gibi olamayıp, 'onlar' gibi düşünüp davranamadığımızdan yakınıyoruz. ah bir kabullenebilsek, bir düzlüğe çıkabilsek.. işler öyle bir raddeye geliyor ki bedenimize bile saygı duymuyoruz, titremeler geliyor, kafamızda kaşıntılar çıkmaya başlıyor, bileklerimizi kestiğimizi, boğazın o derin sularına düşerken hayal ediyoruz. bu hem istemsizce oluyor, hem de isteyerek, bilerek. öyle ki, intiharı sırf arkamızda kalanlar acı çeksin diye gözümüzün önünde canlandırdığımız bile oluyor! ne kadar bencilce, ne kadar kötücül!

go to sleep

8.5.16


8.5.16
merhaba blog. tezimde 30. sayfaya ulaştım. benim için sayfa sayısı nitel anlamda pek bir şey ifade etmese de aylardır okuyup okuyup 15.sayfada kalmaktan iyidir diye düşünüyorum. bugün alese girdim. öncekinden daha iyiydi ta ki, görevli 'son beş dakika' diyince kadar. sayısal ikiye daha yeni geçmiştim halbuki. (öncekinden daha iyi dediysem öncekinden 4-5 soru daha iyi). bunun dışında genel anlamda baya iyiyim. sondan bi önceki görüştüğüm psikiyatrist bana 'anksiyete bozukluğun var' dediğinden beri kaygılarımı deşmeye, onları anlamlandırıp çözmeye çalıştım; kendi kendime, anılla, kitaplarla.. gariptir kierkegaard'ın kaygısını okuyunca (tez yazmam, tez dışındaki her şeyi yaparım) biraz daha iyiyim sanki. hem psikolojik olarak hem de tezsel süreç bağlamında. kafamda tezle ilgili sorular canlanıyor, neyi nereye nasıl bağlayacağımla ilgili, ve sonra okuma yetim devreye girip hop! buluyorum cevabını. bu iyi bir şey. mesela eşcinsellikle transseksüelliğin ne bağıntısı var? aslında pek de yok gibi görünüyor zira biri cinsel yönelimle alakalı diğeri ise cinsiyetle alakalı. işte bu sorunu pınar selek çok iyi bağlamış, -en azından türkiyede- transseksüellerin izleği eşcinsellik alt kültürüne dayalı olarak gelişmiş. 
neyse, kaç senedir buradayım ve buradan birsürü güzel dost edindim, bu dostlardan birinin bloğunu okurken onu buradan tanıdığım günden beri ne kadar idealist bir insan olduğunu düşündüm. sonra, benim de, bu kaygı zırvalıklarını bırakıp ideallerim yolunda harekete geçmem gerektiği aklıma en sonunda düştü... mayıs sonuna doğru istediğim okulların yüksek lisans başvuruları başlıyor. gönlümden galatasaray sosyoloji geçiyor ama who knows tabiki. tabi galatasarayı hayal edebilmek için dayanaklarım var. mesela mülkiyede makale yazmış olmam ve şu anki bitirme tezimin toplumsal cinsiyete farklı bir alanla yaklaşıyor olması gibi... disiplinler arası bir şeyler üretmeye çalıştığımı düşünüyorum. kaynak okumaktan cılkım çıktı.......................................................

sarmaşık internete düşmüş, akşama sarmaşık izliycezzz ;)


30.4.16

bitirme tezimin word dosyasını açtığımda içinin bomboş olması :)
beni sınıyorsun galiba ?

13.4.16

dün psikiyatriye gittim. neredeyse 5 dakikada son 3 aydır yaşadığım sıkıntıların sonuçları anlattım. bir saatlik titreme krizimi bana bir şey nöbeti geçirmişsin diye özetledi. prozac yazdı. kullanmıycam. bu aralar bok gibiyim :)

26.2.16

iki yakınım vefat etti. anılla ara verdik. psikolojik sıkıntılarım bedenimi saatler süren titreme krizlerine sokacak hale geldi. tez yazıyorum. derslere gidip geliyorum, gidip geliyorum. beynimi boşaltmak için işte benim stilim izliycem şimdi. klişe olacak ama, yaşamaya kısa bir ara vermem gerek.

14.2.16

bebek arabalarını neden kadınlar sürer?

merhaba. ben bir süredir çevremdeki, hatta ülkedeki tüm erkeklere tiksintiyle bakıyorum. her şeye 'pis, erkek sonuçta' diye bakar oldum. ki bence haklıyım da. hiç üzerinize yürüyen erkekler oldu mu? yolda böyle, durup dururken, ve böyle onlar üzerinize gelirken 'aman değmesin' diye aniden yön değiştirip sendelediğiniz? daha geçen hafta metroda taciz edildim, işte galiba. yani yanaşıp yanaşmadığını çözemiyorum, ve sesimi de çıkaramıyorum. dahası çok sevdiğim bir arkadaşımın erkek arkadaşı kıza dün 'MEMELERİNİ ÖRT, GELEN GEÇEN OLUYOR' dedi. ki kızın beyaz bluzunun içinden sütyeni belli oluyordu. açık bir meme de yok yani. dayanamayıp 'sanane' dedim. 'yani şimdi elif sen anlamazsın' NE YANİ ŞİMDİ BU? o kadar foucault okuyorsunuz lan ne bileyim, derrida falan. kafalarınızın köşelerinin bir yerlerinde kalmış pis, eril, erkek, en erkek, argo, hastalıklı, tacizci, tecavüzcü, böyle tanımlayamadığım iğrenç bir hegemonya var. etrafınızdaki her şeye karşı, kadınlara, köpeklere, kedilere, hayvanlara, çocuklara, siz gibi olmayanlara, siz gibi en erkek olmayanlara, kodu mu oturtmayanlara, elinin tersiyle çarpmayanlara, 'karı gibi' zırlayanlara dayattığınız şiddete bürünmüş bir hegemonya var.
gerçekten 'erkeklik' mevzusunu anlamaya çalışıyorum, ama anlaşılacak bir tarafı yok gibi de duruyor. sakalınızdan, kıyafetlerinizden bile midem bulanıyor.
hiç mutlu değilim bu ülkede, hiç güvende hissetmiyorum, akşam eve dönerken yanımdan bir erkek yürüyorsa, yavaşlayıp beni geçmesini bekliyorum ki kendimi güvende hissedeyim. apartmanın kapısını kapattıktan sonra bile ayetel kürsi okuyorum aman apartmanda birisi saklanmış olmasın diye, sanki ne olacaksa.
neyse, gittikçe tahammülsüzleştiğimin farkındayım. ama ben daha çok, inadına 'SANANE' diyeceğim. sanane demek zorundayım, kendi çevremden başlamazsam toplumu da değiştiremem gibi masumane bi fikre kapılmış durumdayım. ama olsun.