eliferen92@gmail.com

11.4.13

biriken film sayısı: 7 (YEDİ).

mektuplar ve günlükler

150313
merhabalar efendim.
sana bu mektubu –şu an- okuldaki iş yerimde yazıyorum. birazcık sekreterim, ‘kısmi zamanlı öğrenci’ olarak. derslerim hep 5te başlar. Okula ayrıyeten bu iş için gelmek canımı sıkıyor. Cumaları iş olmasaydı şimdi gebzedeki evimde bir vakitler simit sarayında çalıştığımdan mütevellit kaptığım tüyoyla demlediğim parlak, leziz, olgun ve dinlenmiş çayı içiyor bir yandan da pek değerli dostum serkandan öğrenmiş olduğum zeytinyağında pişen havuçlu-patatesli yumurtamı çatallıyor olacaktım( o havuç patates değil sosis atardı gerçi) sen sever misin yumurta? Ben kaynamışını sevmem. Kokuyor. Sonra, kahvaltıya pek ehemmiyet gösteririm. Mesela bugün kahvaltı yapmadım. Yurdun paketli kahvaltılarını sevmiyorum. Ha dersen ki, kahvaltı yerine yediğin şu tutku ve çay keyfiyle mideni yormak daha mı iyi diye, sana cevap veremem. İş yerindeki günlerim ekseriya kitap okumakla geçiyor. Bu haftalarda canımsaitfaik’e ‘takmış’ bulunmaktayım. Müthiş bir treniyle başladığım yolculuğa şahmerdan, lüzumsuz adam, alemdağda var bir yılan, az şekerliyle devam ettim. Şimdi son kuşlarını okuyorum (bitirdim), iş bankası yayınlarından. Sırf kitap kapağı çok güzel diye ve birazcık da %20 indirimli gelsin diye gittim şubesinden aldım. Nasıl da özenerek yapmışlar. Yeşil keten kumaş üzerine yapraklarla çevrili bir dala –bu, yüksek ihtimal bir vişne dalı- tünemiş bir kuş, varolmayan bir yere bakar gibi, üzerinde eski zaman masa örtülerini ya da çocukluk etiketlerini anımsatan bir bölme: sait faik Abasıyanık son kuşlar. Ayrıca 2 yaprak ötesine de son kuşları kırmızı yapmışlar, layne’in çok hoşuna gitmişti bu. Sana layne’den de bahsetmek isterim, bana saitfaiki ve daha birçok şeyi aşılayan ve aşılayacak olan muhterem bir dostum kendisi. Samimi gülümsemeyle anımsadığım şeyler arasında bana baudrillard okuması –hoş, gerçi kitaba kafamı veremiyordum modasahilidenizinin layne’in tabiriyle çarşaflığı kafamı ikiye katlayıp cebime koyuyordu, sonra bakarım diye. Vapurların minikliği, fareye benzeyen adanın sisle gidip gelmesi ‘falan, filan’.. yalnız, bir saitfaiksever olarak fareye benzeyen adanın ve gözüken diğer adaların isimlerini bilmemem ne kadar da utanılacak bir şey değil mi? Hiç gitmemiş olsam da seviyorum adaları, içine daldığım vakit kafamın, yalınayak, esmer, çamurdan çömlekler yapan ada çocuklarını, narin kızlarını, temiz havasını, balıkçılarını, sanki, ara gülerin arkasındaymışçasına gördüğüm, gözlerinin kenarlarındaki kedi bıyığı çizgileriyle gülümseyen sait’i, ada kokusunu, adaçayını- acaba içtiğim sallamalar gibi mi?- görür gibi oluyorum. Burgazada’da saitfaikin müzesi varmış, gelir misin? Ben bilhassa gitmedim çünkü mart, adı ve telaffuzu itibariyle çok çirkin bir ay. Kişiliksiz, herkesle arkadaş olabilen bir tipe benzemiyor mu allah aşkına? Neyse ki bitmek üzere gudubet. Sana mektupla birlikte çikolata gönderiyorum. Bir bitter mi sütlü mü yoksa beyaz çikolata insanı mı olduğunu bilemediğimden  sana sütlü çikolata gönderiyorum. Mesela ben her türlü çikolata insanıyım. Layne bitter. Muğlada bir dostum vardı, hasan, o da beyaz çikolata insanıydı. Kampüste türkevindeydik, felsefeye giriş dersinden çıkmıştık, kar yağıyordu, –ki bildiğim kadarıyla muğlaya 4 seneden sonra ilk defa kar yağmıştı- sarı saçları toplu, açık mavi-krem renkli çizgili güzel kazaklı arkadaşım sıcak çikolatasına beyaz çikolatasını bandırıp bandırıp yiyordu. O vakit onu dudaklarından öpmek istemiştim, bir ‘sevgili, arkadaş, kardeş’ gibi. Tıpkı panait’in mihail’i öpmek istemesi gibi, öyle bir hisle.
Geçenlerde, yani dün 11.50 vapuruyla istanbula inip nâzım’ın ‘alnımın çizgilerindesin memleketim’ isimli fotoğraf sergisine gittim. En evvel melih güneş’in hazırladığı 20 dakikalık trt belgeselini izledim. Bu bir prologdu. Sonra, asıl odaya girdiğim vakit hayatının minicik bir özeti olan yazıyı okuduğumda boğazımı okşadım. Ellerimi sıktım. Yutkundum ama dayanamayıp ağladım. Sonrasında ise odanın orta kısımlarında yer alan melih güneş arşivinden nâzım’ın  moskovada basılmış şiir kitapları, kendi sesiyle okuduğu şiirlerinin oluşturduğu bant kayıtları, yanlış hatırlamıyorsam ‘ por nâzım hikmet’ başlıklı bir rus gazetesi, siyah beyaz penyesiyle evinden çekildiği fotoğraflar, Abidin dino ile pariste çekilen fotoğraflar..  sergiden çıktığımda layne’in ‘hem nâzıma hem de moderne gideyim’ önerime cevaben verdiği overdose yaşarsın dediği şey buydu. Kendimi zihnen çok ağır hissediyordum. Nöronlarım birçok neden köklü soruları zihnime zımbalayıp duruyordu. ‘sikerim böyle insanlığı’ gibi bir ruh hali içerisindeydim. Bir vakitler saitfaik’in de binmiş olduğu tünele atlayıp 14.00 vapuruyla istanbuldan ayrıldım. Kadıköye gelip derse kadar kedi sevdim falan. Okulun karşı tarafının arka taraflarında dolaşırken bir balkonda raflarda uyuşuklaşan iki eşşek kafalı kedi gördüm ve fotoğraflarını çektim. Fotoğraf çekmeyi sever misin? Ben çok severim. Fotoğraf çekenleri de severim, özellikle dağ fotoğrafları çekenleri. Mühim şeydir şu dağlar, sonra tren yolları. 2 sene evveline kadar eskişehire giden tren yolları açıktı, orada, doğançaydan geçen bir güzergah vardır –genelde tren bu istasyonda durmaz-  otlarına düşmüş kırağılarıyla epey önem teşkil ediyor benim için. Doğançayın çınarlarını okudun mu?
110413
Bebeyim mereba. Bugün layne ile İstanbul modern sanat müzesine gittik. Hava dengesiz ve manasızdı. Opera biletimi aldıktan sonra indiğimiz bahariye caddesinde bıraktığımız yağmuru karaköye getirdik. Allahtan yağmurluğumu almıştım. Canımlayne biraz ıslandı. Müzede, ilk beğendiğim şey türk bir sanatçının yapmış olduğu ‘yangın’ isimli eserdi. Muhteşemdi. Bulunduğum yerin orta yerinde küçük bir bölmede bir ev tutuşuyordu sanki. Ve yanına yaklaştığımda onun ne olduğunu gördüm biliyor musun? Bir puzzle! Layne, puzzledan bir parça çıkardığımızda eserin bozulup bozulmayacağını sordu. Ona, bütünün ayrıntıdan fazla olduğunu bu yüzden bir parça çıkardığımızda onu fark etmeyeceğimizi, yani bozulmayacağını söyledim. Şimdi düşününce, parçayı çıkardığımızda var olan bütünü bozuyoruz aslında. Çelişiyorum kendimle :( daha sonra hale tenger’in Beyrut isimli eserini izledik. Bir bina düşün, müzikle birlikte hareketlenmeye başlayan beyaz perdeleri var. Her şey yolunda. Perdeler müziğe eşlik ediyor. Beynim bu görüntüye uyuştuktan sonra ekranın kararması ve bir bomba sesiyle dağılıyor. Görüntü gündüzden geceye dönüşmüş, kamera sallanıyor, müzik yerine araba alarmları.. perdeler rayından çıkmış bir halde, ortada bir kaos ortamı var anlayacağın. ‘savaş. Barış. Gece. Gündüz. 2005-2007, beyrut’ yine hale tenger’ın bir enstalasyonuna girdik. Beyaz ve siyah tüylü, kalın bir perdeden. Burası bir uzaydı. Ortada bir küre. Kürede yaşadığımız dünya. Kürenin karşısında ise siyasi sınırlarla çizilmiş bir dünya. Bu da çok hoşuma gitmişti. Sonra bir odaya girdik. Bu odanın sol tarafında bir mimarinin üzerinde kırmızı neon ışıklı kafese benzer bir şeyin durduğu bir fotoğrafı düşün. Tavanda ise sarkis, kırmızı neon formu bozup, sınırları, kapalı kapılarıyla bu formu/bozuk, yine beyaz neon ışıklarla bir makete yansıtmış. Tanrım, muhteşemdi. Olduğumuz ve gösterilen. Son olarak, ah o son, o porno, laynein tabiriyle o baudrillard tarzı porno zihnimi tüm gün işgal etti. Yine, karanlık bir oda düşün. Odada büyüklü küçüklü TV’ler, appleın bilmemkaç sürümlü bilgisayarı ve bu ekranlarda görüntüler, senin benim aptal kutusunda izlediği normalmiş gibi olan görüntüler. Birtakım sesler, yemin ediyorum boktan, bozulmuş bir düzen. İçine doğduğumuz dünya tarafından  ne çeşit bir tecavüze maruz kaldığımızı fark etmemek elde değil. Odadan çıktığımda elimdeki broşürü kıvrılmış buldum. Nasıl sinir olduysam artık. Gördüğüm en iyi enstalasyondu. Gözlerim ve zihnim ağrıyor karnım ise acıkıyordu dostum. Yine layne klasiği olan simitlerimizi yedik falan. Avrupa tarafının insanı çok içten. Karaköyden kadıköye indiğim bir vapurda olduğu gibi, yine-bu sefer karaköyde- tanımadığım bir kız bana gülümsedi. Anadolu tarafının insanları neden bok suratlı?

10.4.13

damak manyağı ranza arkadaşım deniz için,